“Batıl / yanlış şeyleri söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.” (kelâm-ı kibar)

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Türkiye Cumhuriyeti'nin mevcut durumu, mevcut durumu irdeleme ve kısa çözüm önerileri/S. Gencal


Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu eski Cumhurbaşkanlarımızdan Sayın Abdullah Gül’ün, 05.05.2017 tarihinde kendisiyle yapılan bir mülâkatta söylediklerinden de az da olsa anlaşılabilir:
1.     Ülke zaten yeteri kadar kutuplaşmanın ve seçimlerin yorgunluğu içinde. Onun için Türkiye'nin önüne bakması gerekir.
2.     Türkiye'nin önünde çok önemli meseleleri var.
3.     Ulusal çıkarlarını tehdit eden gelişmeler var.
4.     İçeride bir sürü ekonomik beklentiler, sorunlar, halkın ihtiyaçları var. Herkesin şimdi buna yönelmesi, bunları çözmek için uğraşması ve bu uğurda da elinden gelen her şeyi yapması gerekir. Bu çerçevede de elbette ki hükümete yardımcı olmak gerekir. Diğer sorunları aşmasında yardımcı olmak gerekir.
5.     Türkiye'nin tarihinde ilk defa yurt dışından kaynaklanan ciddi sorunlar var.
Bütün bunları aşmak için birlik, beraberlik içinde, soğukkanlı şekilde hareket edilmesi gerekir. [i]

1.    Temel sorun kutuplaşmayı aşma sorunudur
Abdullah Gül’ün “kutuplaşma” konusundaki teşhisi araştırmacılar tarafından da doğrulanmaktadır:
Senem Aydın-Düzgit Evren Balta araştırmasında[ii] geçen şu ifadeleri yabana atmayalım:
·        Türk toplumu, Türk parti sisteminde de yansımalarının bir ölçüde görülebileceği üzere, uzun süredir etnik ve laik-muhafazakâr hattı üzerinden ilerleyen keskin bir bölünmüşlük içindedir.
·        Popülizm, düşman kimlikler yaratma yoluyla duygulara ve değerlere hitap eden monist ve ahlakçı bir ideolojidir. Cas Mudde, popülizmi, “toplumu, kendi içinde türdeş ve birbirine düşman iki grup –‘namuslu  halk’ ve ‘yozlaşmış elitler’- olarak değerlendiren ve siyasetin, ‘volonté générale’ yani halkın genel iradesinin bir ifadesi olması gerektiğini savunan bir ideoloji” olarak tanımlamaktadır.
·        Bir bürokrat bugün Türkiye’de yaşananları, kutuplaşmadan ziyade; laik elitlerin yerini giderek muhafazakâr elitlerin aldığı bir geçiş dönemi olarak betimlemiştir.
·        Bir başkası ise bunu, devlet aygıtının muhafazakâr değerlere dönüşümü olarak ifade etmiştir. Bu kişiler, “siyasi kutuplaşma” söyleminin söz konusu hakiki dönüşüme gösterilen siyasi bir tepki olduğunu ileri sürmüşlerdir.
·        Türkiye’nin her tarafında.  Kaygı verici bir durum… Acayip bir düşmanlaştırıcı ortam var.
·        Siyasi ortam zehirli hale geldi. İnsanlar her gün birbirlerine vatan haini diyor... Yargı da, kurum olarak, bu kutuplaştırıcı siyasi ortamın başlıca iştirakçisi haline geldi.
Karadeniz İşbirliği Fonu tarafından desteklenen ve Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği tarafından yürütülen "Türkiye'de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması"nın sonuçları kamuoyu ile paylaşıldı. 3-10 Aralık 2015 tarihleri arasında, Türkiye seçmen nüfusunu temsil eden 1024 kişilik örneklemle gerçekleştirilen araştırma, 16 ilin kentsel ve kırsal bölgelerinde yapılan yüz yüze görüşmelerle gerçekleştirildi. Bu araştırma sonuçları da Sayın Gül’ü doğrulamaktadır.  Şu paragraflar tehlike çanlarının çalmakta olduğunun habercisidir:[iii]
·        Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye'de farklı siyasi parti seçmenlerinin yaşamdan ekonominin gidişatına kadar birçok farklı konuda tamamen birbirinden farklı görüşlere sahip.
·        Yine seçmenlerin siyasi gündemdeki birçok konuyu sadece parti aidiyetiyle değerlendirdikleri araştırma ile net olarak ortaya çıktı.
·        Araştırmanın sonuçlarını kamuoyuyla paylaşan Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Emre Erdoğan, araştırmanın en önemli bulgusunun ülkemizde siyasi parti tabanlar arasındaki toplumsal mesafenin büyüklüğünü göstermesi olduğunu belirtti.
·        Nefret evlilik, iş ortaklığı, komşuluk ve çocukların arkadaşlarına kadar yansıdı.
        
Araştırma sonuçlarına göre iktidar mensupları kendilerini, durumlardan memnun hissetmektedirler. (%44)  Yine kutuplaşmayı yabancıların abarttığını söylemektedirler.  “Kutuplaşmada yabancı ellerin parmağı var” deseler daha inandırıcı olurdu. Abartma yok. Kutuplaşma, çok üzücü; ama gerçektir.
Satır aralarında geçiş döneminden söz ediliyor. Sokak aralarında da Türkiye Cumhuriyeti’ni dönüştürme çabalarından söz ediliyor. Uygulamalar dönüştürme çabalarını doğruluyor. Bu yolun sonunun uçurum olduğunu hatırlatırım.  
Ne diyor Sayın Gül: “Ülke zaten yeteri kadar kutuplaşmanın ve seçimlerin yorgunluğu içinde. Onun için Türkiye'nin önüne bakması gerekir.” Yani şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekir. Açık deyişle;  “İnsanın sahip olduğu mevkiyi bir yana bırakıp içinde olduğu karmaşadan sıyrılmak için her şeyi hesaba katarak sistematik düşünmesi, "elde ne var ne yok ve ne yapılabilir" durum değerlendirmesi...”gerek. “Siyasetin zehirlendiği” söyleminin telaffuz edildiği bu zamanda popülizm yaparak, halkı kutuplara ayırıp oy kazanıp mutlaka yönetimi elde tutma uğraşısı içinde olmak gibi tarihin affedemeyeceği davranışlar içinde olmak iyi değildir. Böyle davrananlar için de iyi değildir, toplumumuz ve devletimiz için de hiç; ama hiç iyi değildir.
Toplumumuzun iyi niyetini, yurduna, milletine  bağlılığını, dindarlığını istismar  edenlerin insafına mı bağlı kalmalıydık. Eğer bu konularda donanımlı olsaydık böyle mi olurdu?
Araştırılacak o kadar çok konu var ki…
Sayın Gül’ün, bu tespiti ve önerilerinden sonra  açıklama borcum olduğunu hissettim: Şahsen kişi ve olaylar üzerinden hareket etmem, dar anlamda siyasetten de haz etmem. Ama her bireyin, geniş anlamda siyasetle ilgilenmesi ve katkı sağlaması gerektiğini de düşünürüm. 
Ne siyasetçiyim ne analist. Onun için söylediklerimin etkili olamayacağını düşündüm. Boşuna kürek çekmemek ve durum acil olduğu için insanımızı doğru yöneltmek için siyasetçi ve araştırmacıların sözlerinden yola çıktım. Yoksa böyle uzun uzun yazmaya hiç gerek yok. Beş dakika gözlem yaparsak kutuplaşmayı görürüz. Araştırmada bazı iktidar mensuplarının, keyifleri yerinde oldukları için durumu görmedikleri belirtiliyor. Onun için iktidar partisi kurucusu ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir akademisyenin sözlerinden hareketle yazmaya başladım.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; popülizm yapanların, dinimizi istismar edenlerin, birilerini ötekileştirenlerin ,  “kafalarında kırk tilki dolaşan ve kırkının da kuyruğu birbirine değmeyen” kişilerin oyuncağı, maşası, dalkavuğu, piyonu vb. olmayalım.
2.    Türkiye’nin önündeki önemli meseleleri göz ardı edemeyiz
Türkiye’nin bin bir sorunu vardır. Birinci sırada, birbirlerinden ayrılamaz olarak kabul ettiğimiz hukuk, eğitim, ekonomi ve yönetimdir. Yıllardan beri HEEY başlığı ile dile getirdiğimiz bu sorunları sadece hatırlatmakla yetineceğiz:
a. Tarihi Adalet Yürüyüşü sırasında[iv] yürüyüşe katılanlar için herkes her şeyi söyledi; ama bir kişi bile “adalet” var diyemedi. Adalet var oluş meselesidir. Aslında adalet yoksa diğer sorunları irdelemeye de gerek yoktur. Burada askeri bir fıkrayı kısaca yazalım:
Topçu bataryasında bir topun ateş etmediğini gören komutan, hemen topçu erin yanına gelir ve sorar:
-         Neden ateş etmiyorsun?
-         Birçok sebebi var komutanım!
-         Say bakalım!
-         Barut yok, komutanım!
-         Tamam diğerlerini saymana gerek kalmadı. Napolyon’a, Fatih’e vb. komutanlara atfedilen, tabii daha ayrıntılı ve askeri terimlere uygun olarak anlatılan bu fıkrayı hukuk için de, eğitim, ekonomi ve yönetim için de anlatmak mümkün.
b. Eğitim konusu çok hafife alınıyor. Bilindiği üzere öğretmenler, tüm okul yönetici ve personeli öğrencilerin beynini ve kalbini inşa ediyor, yönlendiriyor.  Bir kalp ameliyatı olması gereken birini herhangi uzman olmayan doktorların ellerine teslim edebilir misiniz? Aynı biçimde beyin ameliyatından da örnek verilebilir. Eee, bizim öğretmen yetiştirme politikamız? Başka bir örnek vereyim: Bir otobüse ehliyeti olmayan bir partiliyi şoför olarak verebilir misiniz? Peki, partiye yakınlıktan başka bir liyakati, uzmanlığı olmayanları nasıl olur da idareciliklere atayabilirsiniz? Başka örnekler gerekir mi?
c. Ekonomik sorunlar her zaman vardı. Bugün herkesin bildiği fakat çeşitli sebeplerle dillendirmediği bir durum var ki önlenemezse felâketimiz olur. O da şu:
Zenginle fakir arası epeyce açıldı. Fakirler yavaş yavaş köleleşiyor. Zenginler çeşitli havuzlar kuruyor, yazılı ve görsel medyaya sahip oluyor ve halkın zihnine de pranga vuruyorlar. Devlet idari mekanizmalarını da dolaylı da olsa etkiliyorlar.
Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.” atasözünü hatırlıyoruz sık sık.  Zengine adaletsizlik yapılamaz, zengin çocuğu eğitim alabilir, zengin çocuğu devlet kademelerine gelebilir…Yanlış mı?
d. Yönetim de içler acısı. Kamu yönetimi, işletme yönetimi, eğitim yönetimi vb. yönetim okulları hâlâ var belki, ama belli bir mevkiye ancak torpil yönetiminde başarılı olanlar gelmiyor mu?
Ya, terör sorunları varken, Silâhlı Kuvvetlerin kuvvetlendirilmesi sorunu varken, şu varken bu varken nereden de söz ediyor denmesin. Yukarıda HEEY kısaltması ile verdiğimiz öncelikli sorunlar çözülmeden hiçbir sorun çözülmez.
Evet, ne diyor Sayın Gül: “Türkiye'nin önünde çok önemli meseleleri var.” Bu meseleler Ağrı dağı kadar büyürken oy almak uğruna, iktidar  uğruna  bu sorunları dile getirenler şuculukla  buculukla suçlarsanız, herkesi susturursanız bu memleket iflah bulmaz.
3.    Ulusal çıkarlarını tehdit eden gelişmeler 
"Ulusal Çıkar, elde edildiği veya mevcudiyeti muhafaza edildiği takdirde hâsıl olan sonuçların millî hedeflerin temin edilmesine muhafazasına ve geliştirilmesine olumlu etkileri olan hususlardır."
Türkiye'nin millî hedefleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 5.maddesinde açık bir şekilde "Devletin Temel Amaçları ve Görevleri" başlığı altında şu şekilde sıralanmıştır:[v]
·        Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlügünü,
ülkenin bölünmezliğini,
Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak,

·        kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak;

·        kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,
·        insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır. 

Değişen durumlara göre nelerin ulusal çıkar konusu olduğu ilgili uzmanlar ve yetkililer tarafından tespit edilir. Örneğin yabancı bir devletlerin, örgütlerin veya onların içerideki işbirliği ettiği kişi veya kuruluşların tehdit oluşturup oluşturmadıkları incelenir.
Tehditleri algılama kapasiteleri olmayanların önemli görevlere gelmeleri büyük talihsizliktir. Allah korusun devlet içten çökertilebilir. Çok yakın tarihimizdeki olaylar örnek olarak gösterilebilir.
Günümüzde, Allah (c.c) korusun Türkiye Cumhuriyeti’miz dost bildiklerimizin ve onların taşeron kuruluşları olan terör örgütlerinin tehdidi altındadır.
Ne diyor Sayın Gül? “Bütün bunları aşmak için birlik, beraberlik içinde, soğukkanlı şekilde hareket edilmesi gerekir.”
Herkes de birlik ve beraberlik demiyor mu? Diyor; ama “Benim saflarımda, benim isteğim doğrultusunda…” diyor. Bu zamanda böyle düşünülebilir mi?
4.    Halkın ihtiyaçları  giderilmeli
İnsanların ihtiyaçları sınırsızdır. Sayın Gül’ün hangi ihtiyaçlara işaret ettiğini bilmiyoruz.  Onun için Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi 5 ana kategorisini yazmakla yetinelim:[vi]
1) Fizyolojik İhtiyaçlar: Açlık, susuzluk ve buna benzer temel yaşamsal ihtiyaçlar

2) Güvenlik İhtiyacı: Dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma

3) Sosyal İhtiyaçlar: Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb.

4) Değer Verilme/Saygınlık İhtiyacı: Statü, başarı, itibar, tanınma

5) Kendini Gerçekleştirme: Gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık

Halkımız fizyolojik ihtiyaçlarını karşılıyorsa memnun oluyor şükrediyor. İşsizlik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde halkımızın sosyal ihtiyaçları olmaz mı? Başarı, itibar, saygın olma, tanınma ve kendini geliştirme ihtiyaçları yalnız zenginler için mi?

Devletimizin imkânları plansız programsız, denetimsiz olarak ve öncelikler tespit edilmeden kullanılırsa  ekonomik gelişmemiz hayal olmaktan ileri gidemez. Daha üzücü olarak daima dışa bağımlı olmak durumunda kalırız.

İhtiyaçlar kategorisini yazmama bile kızanlar olabilir. “Sen az da olsa emekli maaşını aldığına şükret.” diyenler de olabilir. Gerçi ben daima şükrediyor ve “Allah (c.c) bizi koruyor.” diyorum.

Temel ihtiyaçlar için ekonomi çarklarını çevirebilmemiz gereklidir. Bazı ihtiyaçlar; örneğin saygı ve sevgi görme, tanınma ihtiyaçları, kendini gerçekleştirme ihtiyaçları, az maliyetle,  huzur ve barış ortamında kutuplaşmaları aşarak, kardeşçe dayanışma ile giderilebilir. Ama halkı oy deposu olarak görenler, kutuplaştırmaktan yararlananlar sıkıntının kaynağı olmaktadırlar. Halk eğitim ihtiyaçlarını karşıladığı ölçüde bilinçlenir; bilinçlendiği ölçüde de istismar edilmesine izin vermez.

5.    Türkiye'nin tarihinde ilk defa yurt dışından kaynaklanan ciddi sorunlar var
Sayın Gül’ün bu teşhisine katılıyoruz. Ancak konuyu şöyle ortaya koyalım:
Türkiye’nin tarihinde, yurt dışından kaynaklanan sorunlar daima olmuştur; ama bu dönemdeki sorunlar çok daha fazla olmuştur.
Atatürk’ün “Yurtta cihanda sulh”prensibi pasiflik olarak nitelenmiş.  Sonra hâlâ nasıl olduğunu anlayamadığımız  Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) eş başkanlık görevi üstlenilmiş. Irakta bölgesel Kürt Yönetimi ile içli dışlı olunmuş. Irak politikası gibi Suriye politikası da hayali olmaktan öteye gidememiş. İran ve Arap ülkeleriyle güvenilir ilişkiler kurulamamış. Bunlar yetmezmiş gibi AB ile ABD ile ilişkilerimiz soğumuş, Rusya ile bir gün iyi bir gün kötü olmuşuz. Kısaca iyi bir imtihan verememişiz. İşin garibi “hamasetle” halkımızı bu konuda da yanlış yönlendirmişiz.  
Önceki dönemlerde, özellikle dış politikada iktidarla muhalefet birdi. Şimdilerde, çok defa muhalefetin fikri bile alınmıyor.
Kısaca dış politikamız da oldukça başarısız.
Özetle Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut durumu hiç de iç açıcı değil. Bunu elbette iktidarda bulunanlar da görüyorlar; ancak, anladığımız kadarıyla ulusun moralini bozmak istemiyorlar ki bence de moral meselesi çok önemlidir.
Siyasi konulardan hiç mi hiç anlamam; ama tahmin ediyorum ki  iktidardakilerin istifa edip çekip gitmemeleri bu moral meselesindendir. Allah korusun gerçekten kaos başlar. Onun için seçimlere kadar başta yeni kabul edilen ve Türkiye’ye hiç mi hiç yakışmayan Anayasa üzerinde ciddi olarak durulmalı. Muhalefetle kutuplaşma bir yana bırakılmalı ve koalisyonmuş gibi beraberce çalışmalı.
Sayın Gül’ün belirttiği “yurt dışından kaynaklanan ciddi sorunlar”  olmasaydı Milli Birlik Hükümeti kurulmasını önerirdim. Ama şimdi bunu zamanı değil, ortamı hazırlama zamanıdır.
Ne diyor Sayın Gül? Bir kere de biz tekrarlayalım:  “Herkesin şimdi buna yönelmesi, bunları çözmek için uğraşması ve bu uğurda da elinden gelen her şeyi yapması gerekir. Bu çerçevede de elbette ki hükümete yardımcı olmak gerekir. Diğer sorunları aşmasında yardımcı olmak gerekir.”
Ben de, katkı niyetine bu satırları yazdım.
Umarım ki, bugünkü TBMM’si üyelerinin gerçekleştiremediği Milli mutabakatı halkımız gerçekleştirebilir.
Yönetmek, her zaman zordur; ama bu dönemde çok çok zordur. Onun için en küçük memurdan en büyük âmire kadar tüm yöneticilere Allah’tan (c.c) kolaylıklar diliyorum. Umarım ki halkımız da bu duamıza amin diyecek ve yeni oluşumlarla hem yöneticilerimizi bu sıkıntıdan kurtaracak hem de toplumumuza barış ve huzur getirecektir.
Sabahattin Gencal, Hamidiye-Çekmeköy_İstanbul

Not:
Sayın eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tespitlerinden hareketle bu yazıyı yazmamın nedeni Gül’ün aktif siyasete dönmeme kararıdır. Aktif siyaset yapan birilerinden hareketle yazmış olsaydım propaganda yapmış olurdum ki bu tarzım değildir.
Sonra, şunu da özellikle belirteyim: Sayın Gül’ün yukarıdaki tespitini beğenmem onun bütün yaptıklarını, söylediklerini beğeniyorum anlamı taşımaz. İlkemiz "eğriye eğri- doğruya doğru"



[i] http://www.cnnturk.com/turkiye/abdullah-gulden-beklenen-aciklama
[ii] Senem Aydın-Düzgit EvrenBalta; 15 Temmuz darbe girişimiı sonrası Türkiye: elitler kutuplaşma hususunda kutuplaşınca http://ipc.sabanciuniv.edu/wp-content/uploads/2017/04/15-Temmuz-Sonras%C4%B1-T%C3%BCrkiye-Elitler-Kutupla%C5%9Fma-%C3%9Czerinde-Kutupla%C5%9F%C4%B1nca1.pdf

[iv] K.Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının, Ankara’dan 15. 06. 2017   tarihinde başlayıp  25 gün sonra  09 Temmuz 2017’de Maltepede sona eren Adalet Yürüyüşü

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder