“Batıl / yanlış şeyleri söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.” (kelâm-ı kibar)

7 Mayıs 2017 Pazar

G e n ç l i ğ e S e v d a l ı O l m a k / Kazım Memiç

       Bu kez biraz eskilerden günümüze geleceğim. 30 Nisan 1997'de yazdığım, ancak yayınlanmamış bir yazımı alacağım; sonra da  günümüz görünümündeki gerçeklerin bir kısa bakışını sunacağım. O günlerden bu güne...

            
             "Gençlik, bir toplumun enerji kaynağı itici gücüdür. Kimi zaman ' delikanlı' , kimi zaman serinkanlı, kimi zaman da imrenilerek izlenen güzelliklerin bütünüdür. Aşkın, duygusallığın, özlemin ve heyecanın bütünleştiği bir yerden ışık olup yayılır, direnç olup çoğalır.
           Geleceğin sahibi olan gençlerin potansiyel gücünü yönlendiremeyen toplumlar, onlara karşı kusurludur, suçludurlar. Tükenmez enerji kaynağına yön veremeyenler, ya da vermek istemeyenler gelecekte yargılanacak, ulusun gönlünde mahkum olacaklardır.
            Atatürk, kurduğu Cumhuriyeti hiç tereddüt etmeden gençlerin zinde düşüncesine emanet etti. Biliyordu ki genç düşünen, genç görünen ve genç yaşayanlar ulusal bilinci kişisel çıkarların üstünde tutar. Toplumun ortak özlemleri gençlerde ülküye döner. Yurt içinde kazanılan her başarı gençlere umut verir. Başarının temelinde onların umudu filize döner.
             Nüfusumuzun yarıdan çoğu gençtir. Ülkenin potansiyeli olan bu güce yön vermek de ulusal bir sorumluluktur. Yön vermek planlamakla, çağa ışık olacak önlemleri alarak kararlılıkla yürümekle mümkündür.  Biz ne yaparız?  Atatürk'ten sonra, bu gücün önünde siyasiler hep engel olmadılar mı? Yarınlara, çağdaş uygarlığa yürümek isteyen gençlerin önü hep kesilmedi mi? Onların gelecekleri karartılmadı mı? İki paralık iktidarları uğruna yanlış üstüne yanlış yaptılar ve hala direnerek karanlığın içinde çıkmaz yol aramaktalar.
           Gençlik, Cumhuriyet ilkeleri, çağın istemleri doğrultusunda eğitilmek, ulusun geleceğine güvenle hazırlanmak durumundadır. Gel gör ki yönetenler, karanlıkta yaşadıkları için , ışığa çıktıkları zaman gözleri kamaşıyor, bir türlü gerçeği göremiyorlar. Kör dövüşü bir eğitimsizliği aşamıyorlar.

           Ülkemizin ne tür bir sisteme geçmesi gereğini eğitimciler ortaya koydukları halde politikacılar, kendi çıkarları doğrultusunda kuşa çeviriyorlar. Eğitimi bir zamanlar düz liselere kaydırmışız. Peşinden gereğinden çok, hem de pek çok İmam- Hatip Liselerine ağırlık vermişiz. Bir türlü ÜRETİCİ MESLEK LİSELERİNİ gerçek yerine koyamamışız. Eğitimin, İŞ EĞİTİMİNE dayanması gereği öne alınmamış, üretime katkısı olmayan eğitimin yük olduğunun görülmesi gözardı edilmiştir.
             Yaparak ve yaşayarak öğrenme, hem beceriyi, hem de düşünceyi geliştirir. Bu olgu 1940'lı yıllarda görülmüş, ' KÖY ENSTİTÜLERİ' açılmıştır. Kısa zamanda yurt içinde ve yurt dışında dikkatle izlenir hale gelen bu güzel girişim kimilerine  korku vermiş, yok etmenin yolları aranır olmuştur. Neden korkmasınlar ki, İmparatorluk 600 yılda 40 bin köyden 5 binine okul götürdüğü halde Cumhuriyet, 1940 ile 1952 arasında 17 bin köyü okula ve Öğretmene kavuşturmuştu.
            Ne mi yapmıştı KÖY ENSTİTÜLERİ?
           Ortaçağ karanlığında yaşayan Türk Köylüsüne IŞIK olmuştur. Tarlasında tarımcı, hastalığında hekimi, ahırında veterineri, düşüncesinde güneşi olmuştur. Okulun kapısı öğrencilerin yanında tüm köylülere açılmış, onlar uykularından uyandırılmıştır. Kısa sürede okuma - yazmada büyük mesafeler alınmış, köylüler artık, ' YAP ' denileni  'YAPAN' olmaktan çıkmıştır. Onun için egemen güçler, beyler; Atatürk’ün özleminin tersine karanlıkları kendilerine örtü yapmışlar; başarılı deneyim olan, köylerin uyanışını sağlayan Enstitüleri kapamışlardır. Bunun yerine üretimden uzak, ezbere dayalı bir eğitimle yurdumuz  çocuklarını yıllarca oyalamışlar, kendilerine KAPIKULU yapma sevdasıyla yanmışlardır.
     
             Üretime yönelik olmayan bir eğitim yaygın olmalı mıdır?  Bunun nitelik ve niceliği nasıl olmalıdır? Yurt ihtiyaçlarına ters bir eğitim toplumu nereye götürür?  Bunun hesabı kısa ve uzun vadede yapılmalıdır. Yurdumuzda tarın alanında, hayvancılıkta, ormancılıkta, turizm ve teknik alanda, sağlıkta pazarlamada, din alanında... ölçüde ara elemana gerek vardır? Öğretmen ihtiyacı nedir?  GERÇEK ÖĞRETMEN YETİŞTİREN kurumlar işlerlik kazanmış mıdır? Ya da Öğretmen Okulları ile YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULLARI NİÇİN KAPATILMIŞLARDIR?  Öğretmensiz eğitim yapılabilir mi?  Her okul bitiren ÖĞRETMEN OLABİLİR Mİ, ya da OLMALI MIDIR?
             İnsan Eğitimi, eğitimin mimarlarınca değil de, seçkinsiz bir eğitimle ve değişik düzeyde yetiştirilen ve Öğretmen ünvanı verilenler tarafından yürütülürse ULUSAL HEDEF yakalanabilir mi?  Gerçi, Cumhuriyetin ilk yıllarında ' okur - yazar ' olanlardan EĞİTMEN olarak yararlanılmıştır. Ancak günümüz Türkiye'si hala o günlerin bilincinde ve düşüncesinde midir?
              
                Gençlik harcanıyor. Gençlik yanlış yönlendiriliyor. 'Veli istiyor' diye çocuk yaşta beyinler kurutuluyor; üretimden uzak, tüketici - bilgi hamalı bir kuşak yetiştiriliyor. Boşuna Üniversite kapılarında yığınlar oluşuyor; umutla - umutsuzluğun kapısında gençliğe nöbet tutturuluyor. Gençlik söz istiyor, verilmiyor. Gençlik güven istiyor, güvenilmiyor. Gençlik çağdaşlık istiyor, ortaçağ kapısına sokulmak isteniyor.

                19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA ve GENÇLİK VE SPOR BAYRAMInda  gençler yeni kazanımlar elde edebilmeli, onların elinden tutan AKILLI BÜYÜKLER  çıkabilmeli, eğitimi çağın düzeyine  taşıyacak kararlılıklar gerçekleştirmelidir. Her geçen gün bizi  çağın teknolojisinden, kültür ve sanatından uzaklaştıruyor. Hem ara elemanı yetiştirecek, hem de akademik düzeyi yakalayabilecek bir sistemle yanlışlardan dönülmelidir. Çünkü ZARARIN BOYUTLARI ulusumuzu aşındırıyor.
         Güncel olan temel eğitim, çağın bilinciyle güncelliğini sürekli korumalı, YATIRIM İNSAN İÇİN düşüncesi yöneticilerin, karar alıcıların beyinlerinde kurgusunu her gün başarıya doğru geliştirmelidir.  Aksi sürerse, denir ki 'ADAMI ADAM OLMAYAN TOPLUMLARIN YÖNETİCİLERİ DE ADAM OLAMAZ.' "

            Bu yazı yazılalı tam 20 yıl oldu. Değişen ne?  Suçlu ayağa kalk desem, kim kalkar!..
           Türk Milli Eğitimi, 1946 yılında, Devrimci Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in görevden alınıp, yerine tutucuların adamı Reşat Şemsettin  Sirer'in  bakan yapılmasıyla, Köy Enstitülerinin önü kesilmiş, Talim Terbiye Kurulu da kurularak Türk Eğitimi ABD'ye teslim edilmiştir!  Bundan sonra iş başına gelen büyün iktidarlar EĞİTİM BİRLİĞİ (Tevhid-i Tedrisat) yasasına aykırı eğitim planları uygulayarak  Türk Ulusal Eğitimini tüm dünyada sorgulanır hale getirdiler. Artık günümüzde ULUSAL HEYECAN YARATAN BİR SİSTEM YOK!..
          "Suçlu ayağa kalk" dediğimizde, TÜM SİYASİLER kendi içlerine baksınlar. Ölenler hesabını Yüce Yaratan'a verme yolundalar; yaşayanlar da: 
           " BİZ NE YAPTIK DA ÜLKEMİZİ BU ORTAMA GETİRDİK! " cesaret ve açık yürekliliği sergileyebilsinler.

       Dedem Korkut öykülerindeki " TEPEGÖZ  ansızın çıkmadı ortaya ..." (5.5.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder