“Batıl / yanlış şeyleri söyleyerek insanlara nasihat eden, konuşan şeytandır. Hakkı söylemekten sakınan ise dilsiz şeytandır.” (kelâm-ı kibar)

4 Ekim 2016 Salı

Zamanın Yenemediği " TEK ADAM " / Kazım Memiç

                
              "Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat TÜRKİYE CUMHURİYETİ  ilelebet payidar kalacaktır." Bu sözün sahibi  kendini karşılık beklemeden ulusuna adayan, bir benzeri yaşamamış "TEK ADAM"dır. Bu, kimi aymazların dışında tüm dünyanın onayladığı, hatta okullarında ders olarak okuttukları, düşünceleri ve eylemlerini gıpta ile izledikleri , hatta ülkelerinde heykellerini diktikleri,  bizim olan ATATÜRK'tür.
          
          Atatürk'ü anlamak, yaptıklarını kavramakla olasıdır. Öyle sıradan insanlar güçlük çeker Atatürk'ün karşısında. Ne söyleyeceklerini şaşırırlar. Bir bakarsınız,  "Lozan, Türkiye Cumhuriyeti'nin tapusudur" derken; başka bir gün "Lozan hezimetini bize zafer diye yutturdular(!) " deyiverirler. Bu nasıl bir bakış, ya da kavrayıştır? 

          Başları sıkışınca  Atatürk'ün dev posterlerini görkemli binalarına asarlar, başka bir zamanda O'nu "iki ayyaş"tan biri olarak nitelemekten çekinmezler. Bu nasıl bir kafa yapısıdır ki, "onlar taş üstüne taş koymadılar" dedikleri Cumhuriyetin birikimlerini satarak devlet yönetmeyi başarı sayarlar. 

         Atatürk, bu ulusun değişmez önderidir; ancak bunu akledemeyenler, "YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ" ilkesini anlayamadıklarından, kendilerince uydurdukları "Stratejik Derinlik(!)"  ütopyası içinde çarşafa dolanır, ülkeyi Ortadoğu bataklığının içine yuvarlarlar. Bu ülkenin civan delikanlılarının canının yandığını görmezden gelirler. Anaların yürek yangınları onları ilgilendirmez.

         Onlar, eğitimi oyun sandıklarından EĞİTİM BİRLİĞİ  kavramını da ötelediklerinden, ulusal bütünlüğün eğitimle olacağının ayırdına varmayı düşünemezler. Devlet yönetmenin ibrişim tellerle dantel örmeden daha özenli, titizlik istediğini de kavyayamazlar; çünkü sanatın içine tükürenlerdir onlar.

          Osmanlıya özenirler, ancak Osmanlının ayrıntılı tarihini de okumadıklarından her durumda yanlışa düşerler. Osmanlının yenilik hareketlerini yobazların, bağnazların nasıl önlediğini araştırmazlar. Genç Osmanın,  ııı.Selim'in nasıl halledildiklerini de göremezler. Yeniçeri Ocağı'nın oluşumu, bozulması sonunda "kazan kandırmaları" ve II. Mahmut tarafından nasıl topa tutularak (826) ortadan kaldırılması da onlar için anlamsızdır.

          Osmanlının iktisadi hayatı da onları ilgilendirmez. Kapitülasyonlar anlamsızdır. Ticaret ve sanatın azınlıklara verilmesi de sorun değildir. Türk kavramı Osmanlıda "vuruşan kuvvettir!"  Gel deyince gelen, öl deyince ölen kullardır Türkler. Saraydan uzak tutulan, kaba Anadolu insanıdır Türkler. Hatta, 16. yüzyıl Saray Şairi Necati'nin "Uktül-üt Türke velevkane ebbak" (Öldür Türkü baban bile olsa) dediği savaş malzemesidir Türkler.

          Osmanlı da benimdir. Yaptıklarıyla övündüğüm gibi hatalarıyla da düşünceye dalmam kadar doğal ne olabilir ki. Tarihi de benimdir. Osmanlının dedesi Süleyman Şahın Suriye CABER MALESİNDEKİ anıt mezarı da benimdir. (Caber Kalesi benim de özelimdir. 1951 yılında Mustafa ağabeyim  Urfa'da jandarma olarak askerlik görevini yaparken uzun süre Caber'de nöbette kalmıştı.) İki sene önce Türkiye toprağı Caber terk edilirken içimdeki yangıyı da anlamaz onlar. Stratejik derinlik, mezarı omuzlayarak sınırımıza yakın bir yere getirmek de değildir.

          "Lozan hezimetini birileri zafer diye yutturdular!"  Bu ne garip bir ifadedir. Acaba söyleyen inanıyor mu?

          Mondros ateşkesinden sonra Osmanlının imzaladığı SEVR fiilen İmparatorluğun sonuydu. Anayurt Anadolu bile paramparça olmuştu. Okumayı sevmeseler bile haritayı önlerine serip renklerini de mi algılayamazlar? O antlaşmada Osmanlıya kalan Orta Anadolu'da on üç vilayetlik bir topraktı ve ancak Samsun'dan Zonguldak'a bir deniz bırakılmıştı. Bu acı durumu önlemek için Mustafa Kemal ve arkadaşlarının "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!" parolasıyla girdikleri mücadeleyi utku ile sonlandırınca, emperyal devletlere karşı, milletin onurunu korudukları Lozan Antlaşmasını, kimilerinin 93 yıl sonra anlamalarını beklemek bir saflık mı olur, yoksa 780 bin km. karelik bu aziz vatanda onurla yaşamayı borçlu olduğumuzu  hissetmek mi akılcadır? Lozan'ın yıldönümünde "LOZAN  TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN TAPUSUDUR. Bu başarıyı elde eden Mustafa Kemal ve arkadaşlarına teşekkür eden" birinin uzun olmayan bir zaman sonra , "SEVR'i gösterip, Lozan'a razı ettiler. Birileri de Lozan hezimetini zafer diye bize yutturdular!" demez mi ? Bunu diyenler, hiç olmazsa "LOZAN KONFERANSI VE İSMET PAŞA" kitabının özetini birilerine anlattırsalardı.

          Yahya Kemal Beyatlı Sevr Antlaşmasının imzalanmasını şu dörtlüğü  ile tarihe not düşmüştü :

          " Kızmasın kimse Rıza Tevfik'e
            Sevr'i imzalamaya gitti diye
            Çünkü idam olan mahkumun
            İpini çektirirler çingeneye "
            
           Sevr delegasyonunda Damat Ferit'in yanında  Rıza Tevfik de vardır. Koca şair, Damat Ferit'e kızmaz da Filozof Rıza Tevfik'e kızar. Bir düşünce adamı nasıl olur da böyle bir antlaşmaya imza koyar diye.

          Lozan , Yeni kurulan TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nin  uluslar arasında imzalanan, sınırları ve haklarıyla dünya devletleri arasında yer edinilen bir gerçekliktir. Bunu Atatürk, büyük Nutuk'ta şöyle tanımlar: 

         "Bu antlaşma Türk Milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış bir suikastın sonuçsuz kaldığı bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir."
          
          Lozan, uzun tartışmalara sahne olmuş; bir ara dağılmış, yeniden çetin tartışmalar sonunda imzalanmış olan onurlu bir antlaşmadır.  Bu konu için Sevr'in maddelerini incelemek, ayrıntılarına inmek gerek. Peşinden de Lozan'ın hezimet mi, yoksa büyük bir onurla kazanılan utku mu olduğunu akıl da yürüterek algılamak gerek.

          İsmet Paşa ve Türk heyetinin verdikleri uğraşın her aşamasında Ankara ile ilişki kurdukları, TBMM'ye bilgi vererek, yeni ışıklar aldıkları da birer gerçektir. Mustafa Kemal, müzakerelerin sonunda İsmet Paşaya şu telgrafı çeker:

         "18 Temmuz 1923 günlü telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Kazandığınız başarıyı en sıcak ve içten duygularımla kutlamak için, yöntem gereği, Antlaşmanın imzalandığını bildirmenizi bekliyoruz, kardeşim."

         İsmet Paşa, yanıt olarak çektiği telgrafa, "Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin" diye başlar ve "Pek sevgili kardeşim, sayın önderim" diye bitirir.

         Lozan' "hezimet diye gündemine alanların, Ankara'da TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal'in  millet adına  konferansı başarı ile bitiren Türk Delegeler Kurulu Başkanı Dışişleri Bakanı İsmet Paşaya  çektiği son telgrafı NUTUK'tan aktarmak isterim :

           "Ulusun ve hükümetin yüksek kişiliğinize vermiş olduğu yeni görevi başarı ile sonuçlandırdınız. Yurda sıra sıra yararlı işlerle dolu olan ömrünüzü bu kez de tarihsel bir başarıyla yücelttiniz. Uzun savaşlardan sonra yurdumuzun barışa ve bağımsızlığa kavuştuğu bu günde parlak başarınız dolayısıyla sizi, sayın arkadaşlarınız Rıza Nur ve Hasan Beyleri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün Delegeler Kurulu üyelerini içten duygularla kutlarım."

            Ömrü cephelerde geçen Mustafa Kemal,  savaşın yıkımını yakından bildiği için, zihinlere kazınması gereken şu gerçeği de söyler: "MİLLETİN HAYATI TEHLİKEDE OLMADIKÇA SAVAŞ BİR CİNAYETTİR."
         
           Son yıllarda ulusumuzun hayatı tehlikede miydi de biz savaş batağının içine sürüklendik? İçteki aymazlıkları halletmek ve ulusun refahını sağlamak varken, bizim Suriye'de ne işimiz vardı? Sonu belirsiz ve bizim olmayan sorunları siyasetle çözmek varken girdiğimiz bu bataklıkta verdiğimiz şehitler hangi kutsalımız uğrunadır? BOP DENİLEN TUZAK içine girmemiz nasıl bir öngörüdür?

         Lozan hezimetmiş öyle mi? Be kardeşim hiç olmazsa yabancı bir yazar olan İngiliz Lord KİNROS'un "BİR MİLLETİN YENİDEN DOĞUŞU: KEMAL ATATÜRK" adlı yapıtını okuyunuz.  Kurtuluş Savaşı'nın  günlüğü niteliğini de taşıyan ATATÜRK'ün NUTKUNU inceleyin bir. 

          "Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devleti" olan Türkiye Anayasasına göre yemininizi bari unutmayın ki sözünüze sadık olduğunuz görülsün.
          
           Bir ülkenin varlığı eğitimi, kültür ve sanatıyla yaşar. Eğitimi bozduğunuz için kültür zedelendi. Kültür gözardı edilince sanat ötelendi. Bunlar ancak Devlet Dilinin titizlikle korunmasıyla kazanılır. Dilin kurallarını da derslerden çıkardığınız için çocuklarımız anadillerini unutur oldu. Yeni bir sevda ile şimdi Arapça'ya heves  duyuyorsunuz. Devlet diline dönmez ve onu kıskançlıkla korumazsanız, sizin gibi gelecek yetişkinler de olayları yanlış yorumlar ve gerçekleri sapkınlığa götürürler.

           Ben öğretmenim. Ulusuma borcum bitmez. Yanlış gördüklerimde biraz da mendimi suçlarım ve derim ki : 

         " Zamanı yargılamak Öğretmene düşerse
          Öğretilerim noksan diye kendini suçlar
          Yargıçlar yaz ayları vicdanıyla üşürse
          Yıldızlar düşer yere kanatsız kalır kuşlar"

Kâzim MEMİÇ, 30.9.2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder